1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

Hazret-i Mevlânâ, Şems Ve Şeb-i Arus

Konusu 'Din Adamları' forumundadır ve hürrem sultan tarafından 11 Aralık 2009 başlatılmıştır.

  1. hürrem sultan

    hürrem sultan Demirbaşlardan

    Katılım:
    25 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    1.704
    Beğenilen Mesajları:
    754
    "Ölü idim; dirildim...
    Gözyaşı idim; tebessüm oldum...
    Aşk deryasına daldım;
    nihayet bakî olan devlete eriştim..."
    Hazret-i Mevlânâ

    Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, ailece Konya'ya yerleştikten sonra tahsîlini tamamlamak için Halep ve Şam'a gider. O sırada takrîben otuz yaşlarındadır.
    Birgün Şam'ın kalabalık çarşısından geçerken değişik kılıklı bir kişi:
    "- Ver elini öpeyim, ey âlemlerin sarrafı!.." der.
    Celâleddîn-i Rûmî'nin ellerine yapışır ve hararetle öper. Sonra birdenbire kalabalığın içinde kayboluverir. Celâleddîn-i Rûmî, ansızın gerçekleşen bu hâdise karşısında son derece şaşırır. "Bu ne iştir?" diye hayretler içinde kalır. Esrarengiz ve garîb hüviyetli kişi, kendisi için adeta bir muamma olur.
    Celaleddîn-i Rumî, seneler sonra birgün Konya'daki medresesinde dersden çıkıp talebeleriyle sohbet etmekteyken, daha evvel Şam'da elini öperek kendisini hayrette bırakan kimse ile tekrar karşılaşır. Bu şahıs Tebrizli Şems'dir. O da Celaleddîn-i Rumî'nin sohbetine dahil olur. Garîb bir heyecanla şu acaib suali sorar:
    "- Bayezîd-i Bistamî mi, yoksa Hazret-i Muhammed Mustafa -sallâllâhü aleyhi ve sellem- mi daha büyüktür?"
    Mevlânâ Hazretleri dehşete kapılır ve:
    "- Bu nasıl sual?!. Hiç alemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan yüce bir peygamberle, bütün sermayesi O'na tabîlik olan bir velî mukayese edilir mi?!." diye hiddetle bağırır.
    Tebrizli Şems, hiç sükûnetini bozmadan suâlini şu şekilde açıklar:
    "- Öyleyse, neden Bayezîd, Rabbinden cehenneme konulmasını ve vücüdunun orada, başka hiçbir mücrime yer kalmayacak derecede büyütülmesini taleb ettiği, lakin küçük bir ilahî tecellî karşısında da: "Şanım ne yücedir! Kendimi tesbih ederim!.." dediği halde; Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- sayısız tecellilere rağmen büyük bir mahviyet içerisinde bulunuyor ve nâil olduğu nimetlerle yetinmeyerek Rabbinden hâlâ istiyor, istiyor, boyuna istiyordu?.."der.
    Bu îzahat, Hazret-i Mevlânâ 'yı sırf aklın aydınlattığı zâhir ilmin hududuna getirip dayar. Bu noktada kalarak suâle cevap vermek mümkün değildir. Şems, hal silahıyla O'nu bu noktadan ileriye iter. İlerisi uçsuz bucaksız bir "ledün alemi"dir. Böylece Şems, muhatabını, O'nda mevcud olduğu halde habersiz bulunduğu mânevî bir iklîmin ufkuna doğru şimşek sür'atiyle bir keşif seyahatine çıkarmış olur!
    Bu anî gelişmenin te'sîri ile Hazret-i Mevlânâ , daha evvel ezberlemiş bulunduğu zahirî ilmin mütalaalarından birini serdediyormuşcasına kolaylıkla şu cevabı verir:
    "- Bayezîd'in "Şanım ne yücedir; kendimi tesbîh ederim! Ben sultanların sultanıyım!.." sözü bir işba, (doymuşluk) halinin ifadesidir. Yani, O'nun mânevî susuzluğu, küçük bir tecellî ile giderilmiş oldu. Ruhu artık talebsiz bir hâle geldi. Sekre sürüklendi. Okyanusun hacmi sonsuzdu, lakin O'nun istiâbı bu kadardı.
    Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- ise, " elem neşrahleke sadrak " sırrına mazhar olmuştu. Tecellîler, kendisini her taraftan kuşattı. Kainat kadar geniş olan sadrı, bir türlü kanmıyordu. Susadıkça susuyor, içtikçe de susuzluğu artıyordu. Her an bir halden diğer bir hale yükseliyor ve her yükselişte de bir ?önceki haline tevbe ediyordu. Nitekim:
    "Ben günde yetmiş defa -bir rivayette yüz defa- tevbe ederim!.." buyurmuşlardır.
    Zîra O, yüce Mevla'sına her an daha yakınlık istiyordu. Çünkü iştiyakı sonsuz, kul ile Rabb arasındaki mesafe ise sonsuz kere sonsuzdu. Bu sebeple birçok kereler:
    "Ya Rabbî, Sen'i gereği gibi ve layık olduğun veçhile tanıyamadım.. Sana hakkıyla kulluk yapamadım.." diye iltica ve tazarruda bulunuyordu."
    Şems'in vazîfesi, muhatabının idrâkini, kalbî derinliğini, zahirî ilimle ulaşılamayacak olan işte bu mertebeye yükseltmekti. Bunun için aldığı cevapla ulvî gayeye ulaşmış insanların büyük coşkunluğunu hissederek bir neş'e çığlığı atar. Kendinden geçer. Böylece bu iki mâneviyyat yıldızının arasında hayat boyu devam edecek olan nûrânî bir şerare vücûda gelmiş olur.
    Bundan sonra Mevlânâ Hazretleri'nin ruhunda meknuz olan manevî okyanus daimî bir surette dalgalanmaya başlar. O anda sanki bir kibrit çakılmışçasına Mevlânâ'nın gönlü, bir petrol denizi gibi alev alır. Tebrizli Şems, Mevlânâ'nın gönlünü böylece ateşlemiş olur, fakat öyle bir infilâk karşısında kalır ki, onun alevleri içinde kendisi de yanar. Artık idrâkler ve nasîbler aynîleşir.
    Bu hâdiseden sonra, daha evvel tamâmıyle zühdî bir ibâdet içinde sakin bir müderris olan Hazret-i Mevlânâ'nın, birdenbire içi içine sığamayarak samîmî coşkun bir heyecan içinde yaşadığını görürüz. Tebrizli Şems'in me'mûriyeti de, bu mânâ okyanusunu tutuşturmaktı.
    Nitekim Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- aşk, vecd ve istiğrak dolu hayâtını üç kelime ile ve üç merhale olarak şöyle ifâde eder:
    "Hamdım, piştim, yandım!.."
    Son merhalelerin tasavvuftaki isimleri "fenâ fillâh" ve "bekâ billâh"dır
    Kul, "fenâ fillâh"da nefsânî varlığını yok etmiş ve onun bütün ihtiraslarını aşmıştır. "bekâ billâh"da ise, Allah'ın gönüldeki tecellîsi hissedilir. Bu makama eren kulun kalbinde artık Allâh'ın nuru parıldar.
    İnsan nedir?.. Beşerî idrâkin ancak sebep ve bahanelerine yapışarak kavramaya çalıştığı Rabbin ihtişamlı hakikatlerinden bu kesret âlemine tenezzül etmiş bir tecellî zübdesi... Değişik tecellîde bir kâinat!.. Canlı bir Kur'ân... Lâkin kendi hakikatine kıyâsen ancak yok sayılabilecek derecede küçük bir parçasının keşf ve idrâk olunabildiği bir varlık...
    Rabbin müstesna lutuflarından biridir ki, nev'-i beşerden bazılarına kendi varlık ve azametinin ufkuna doğru açılma salâhiyet ve iktidarı verilir ve böyle kimselere bu yolculukta rehberler bahşedilir. Bunlar, insanlık âleminin yüzyılları dolduran adî vak'alarının örtemediği zirvelerdir. İşte Şems, Mevlânâ'yı bu yolculuğa çıkarmış bir rehberdi. Mevlânâ da, ruhunda meknuz olan ve kendisine idrâki lütfedilmiş bulunan bu ledün âleminin bu ilk rehberini sırf vefa duygusu sebebiyle ömrünün sonuna kadar unutamamıştır. Yoksa O'nu çoktan aşmıştı. Belki bundan sonra Şems, mürîd durumundaydı.
    Mevlânâ Hazretleri, Konya'da kırk yaşlarında iken Şems ile görüşmüştü. Kendisi bu karşılaşmadan önceki haliyle ikinci bir Gazâlî olarak nitelendirilebilir.
    Hazret-i Yûnus, Hazret-i Mevlânâ'dan şöyle bahseder:
    Mevlânâ Hudâvendigâr,
    Bize nazar kılalı,
    O'nun görklü nazarı
    Gönlümüz aynasıdır!..

    Mevlânâ Hazretleri, önceki devresinde sırf bir fakîhdi. Hukukçu idi. Müderrisdi. Çok talebeleri vardı. Varlıklı ve mülk sahibi bir insandı. O, Şems'le görüşmesinden sonra daha âlim bir fakîh, daha değişik bir hukukçu olmadı. Zahirî ilmi değişmedi. Bunları çok aştı.
    Celâleddîn-i Rûmî, Şems ile buluştuktan sonra ortaya asıl Mevlânâ çıktı. O, Şems ile görüşmesinden evvel bir âlimdi; sonra âlim bir âşık ve bağrı yanık bir ârif oldu.
    Mevlânâ -kuddise sirruh-:
    "Aşk gibi bir muallim yoktur!.." der.
    O, önceki âlimlik hâlini "hamdım" diye ifadelendirir. Sonraki hâlini ise, âşık bir âlime dönüşmüş kemâl ve olgunlukla nitelendirir.
    ***
    Esas mevzu, "Şems Mevlânâ'ya ne verdi? Ne öğretti?" sorularının cevâbıdır. Bu da, Şems'in O'na aklın esaretinden kurtulmanın yollarını öğretmesidir. Çünkü aklın hududu muayyendir. Arkası cinnettir. Gönlün hududu ise, sonsuzdur. Teskîn noktası da fenâ-fillâhdır.
    Şems, Celâleddîn-i Rûmî'ye kendi özünü, sâhib olduğu değerleri tanıtarak ayağındaki zincirleri kopardı. Çünkü Mevlânâ uçmaya hazır bir kartaldı. Şems, O'nun ayağındaki bu bağları çözdü. O'na gönül penceresinden öteleri gösterdi.
    Bundan sonra Hazret-i Mevlânâ, ışık etrafındaki pervaneler gibi Şems'teki tecellînin cazibesine kapılarak yanmaya başladı.
    Hazret-i Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr'inde Şems'le başlamış olan bu macerasını şu şekilde anlatır:
    "Şems Mevlânâ'ya:
    "- Âlimsin, başsın, rehbersin; saltanat sahibisin!.." dedi."
    "Mevlânâ da O'na:
    "-Bundan sonra zahir âlemin âlimi değilim; başı değilim; rehberi değilim.. Senin yaktığın meş'alenin aydınlattığı akıl üstü bir âlemde fakîr ve garîb bir seyyahım!.." dedi."
    "Şems tekrar:
    "-Sende hâlâ akıl var! Bu sebeple dîvâne olamadığın için bu evin mahremi değilsin!.." dedi."
    "Mevlânâ da:
    "-Bundan sonra aklıma gönlümle örtü örttüm.. Dîvâne oldum. Himmetinle artık bu âlemin mahremiyim!.." dedi."
    "Şems yine:
    "-Sende hesap var!. Sekr hâlinde değilsin! Bu âlemin dışındasın!.. Bu âlemi aydınlatan akıl değil, aşktır. Önünü göremiyorsun! " dedi."
    "Mevlânâ Şems'e:
    "-Bundan sonra himmetinle baştanbaşa âteş kesildim. Her yanımı aşk ve sekr kapladı!.." dedi."
    "Şems bu sefer:
    "-Sen bir cemâatin meş'alesisin! Yerin yükseklerde!.." dedi."
    "Mevlânâ ise:
    "-Bundan sonra artık o meş'alem söndü. Gözümde onların, mayıs böceklerinin yanıp sönen parıltısından bir farkı yok!.. Artık başka meş'alelerin aydınlığında yürüyorum!" cevâbını verdi."
    "Şems:
    "-Sen ölü değilsin; Sen zahirî diriliğini muhafaza ediyorsun! Bu kapıdan öteye böyle geçilmez! Fânî varlığını, bütün ihtişam ve debdebesiyle terketmen gerekir.." dedi."
    "Mevlânâ:
    "-O eskidendi!. Seni tanıdıktan sonra insanların bildiği mânâda diri değilim.. Başka bir dirilikle buluşarak öldüm!.." dedi."
    "Şems O'na:
    "-Hâlâ nefsânî istinâdların var! Makamın mansıbın bakî! Bunlardan kurtul!" dedi."
    "Mevlânâ da:
    "-Bundan böyle Sen'in beni çekip götürdüğün ledün âleminde mevkî ve mansıb aramaktayım.. Evvelki varlığıma âid herşeyi terkettim; onları aştım!.." dedi."
    "Şems:
    "-Kolun kanadın var! Ben sana kol-kanat veremem!.." dedi."
    "Mevlânâ:
    "-Bundan sonra Sen'in kolun kanadın olmak için, kolumu ve kanadımı kırdım..." dedi."
    Şems de, bu ikrâr karşısında vazifesinin bittiğine kanâat getirip O'na ilâhî tecellîler ile dolu ebediyyet ufuklarında yanması için bir kanat taktı... Çünkü O'nu vuslatın hovardalığından büyük bir firkate düşürerek hasretin bereketli iklîminde yalnız başına bırakmıştı.
    ***
    Nasıl ki müslümanların îmân güneşi, Hazret-i Ömer'in İslâm'ı kabulüyle kuvvet bulmuşsa, Şems-i Tebrizî Hazretleri'-nin de manevî me'mûriyeti Hazret-i Mevlânâ ile kemâle ermiştir. O âna kadar kimsenin cihan şeyhi olduğunu bilmediği Hazret-i Şems, Hazret-i Mevlânâ'nın muhabbet ışığı ile aydınlanmış; dillere destan olmuştur. Bu iki büyük mürşidin birbirlerine olan muhabbet ve ihtiramları ise, gerçek bir mürid ile mürşidi arasındaki hâli ne güzel yansıtmaktadır.
    Hazret-i Şems'in Hazret-i Mevlânâ'ya verdiği hediye, mahrûmiyyet, hasret ve muhabbetten başka bir şey değildi. Bu muhabbet ve hasretin en güzel örneklerini seâdet çağında Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhü anh- ve Hazret-i Fâtımâ -radıyallâhü anhâ-'nın hayatında görürüz:
    Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk, Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'le her yeni buluşmasında ayrı bir vecd ve istiğrak hâli yaşardı. Yanındayken bile O'na olan muhabbet ve hasreti teskîn olacağı yerde daha da ziyâdeleşirdi.
    Âşıklar sertâcı Hazret-i Fâtımâ annemiz, Efendimiz'in âhırete intikâlinde şöyle buyurdu:
    "Fahr-i Kâinât'ın ukbâ âlemini teşrîfiyle benim üzerime öyle bir musîbet geldi ki, karanlığın üstüne gelse, karanlığın rengi değişirdi.."
    İşte bu muhabbet ve aşk yolunda yürüyen Hazret-i Mevlânâ da, Şems'i kaybedince, O'nun hasreti ile yandı ve kavruldu. O'nun bu firak ve hasreti neticesinde 26.000 beyitlik bir MESNEVÎ meydana geldi.

    Osman Nûri TOPBAŞ
     
    1 person likes this.

Sayfayı Paylaş