1. This site uses cookies. By continuing to use this site, you are agreeing to our use of cookies. Learn More.

Klasikler Neden Okunmalıdır

Konusu 'Ders Notları' forumundadır ve Aşk'a İnanmışt'ı tarafından 25 Ağustos 2019 başlatılmıştır.

  1. Aşk'a İnanmışt'ı

    Aşk'a İnanmışt'ı Genel Yönetici Staff Member

    Katılım:
    28 Mart 2008
    Mesajlar:
    23.143
    Beğenilen Mesajları:
    2.143
    Bulunduğu Yer:
    ŞANLIURFA
    Tuttuğu Takım:
    GALATASARAY
    Skype:
    fehmi56397
    Edebiyat Haber(.xxx) (Reklama girer mi bilmiyorum) klasikler neden okunmalıdır şeklinde bir yazı paylaşmış sitesinde. Baştan birkaç maddeyi ekledim, merak eden, ilgilenen okurlar, muhtemel uzantıları yazarak siteye ulaşabilir.

    1. Klasikler, insanların, hiçbir zaman "Okuyorum" demedikleri, genellikle "Yeniden okuyorum" dedikleri kitaplardır.

    Bu durum, hiç değilse "mürekkep yalamış" denen insanlar için geçerliyse de, gençler için geçerli değildir; çünkü gençler, dünyayla ve dünyanın bir parçası olan klasiklerle ilk kez karşılaştıkları bir yaştadırlar. "Okumak" eyleminin başına getirilen yineleyici "yeniden" sözcüğünün, ünlü bir kitabı okumamış olmayı kabullenmekten utanan kişilerin yeltendiği küçük bir ikiyüzlülüğü yansıttığı söylenebilir. Ama oluşum çağımızda ne kadar çok kitap okumuş olursak olalım, henüz okumadığımız dünya kadar temel yapıt olacağını belirtirsek, bu tür kişilerin yüreğine biraz olsun su serpebiliriz.

    Zengin bir deneyim

    Herodotos'un tümünü ve Thukydides'in tüm kitaplarını okumuş biri varsa, parmak kaldırsın! Ya Saint Simon'u? Ya da Retz Kardinali'ni?1 On dokuzuncu yüzyılın büyük roman dizilerinin bile, okunduklarından çok daha büyük bir sıklıkla anıldıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Fransa'da Balzac'ı okulda okumaya başlarlar ve kitaplarının baskı sayısına bakılacak olursa, okul çağından çok sonraları da okumayı sürdürürler. Ama Balzac'ın İtalya'da ne kadar tutulduğu soruşturulsaydı, sanırım sıralamanın en altlarında yer aldığı ortaya çıkardı. İtalya'daki Dickens tutkunları, bir araya geldiklerinde, Dickens'ın romanlarındaki kişilerden ve serüvenlerden gerçek hayatta tanıdıkları kişiler ve kendi hayatlarında yaşadıkları serüvenlermişçesine söz eden küçücük bir seçkinler takımıdır. Michel Butor, birkaç yıl önce ABD'de ders verdiği sıralar, kendisine o güne kadar hiç okumadığı Émile Zola konusunda sorulan sorulardan o kadar bezmişti ki, Zola'nın Rougon Macquart romanları dizisinin2 tümünü okumaya karar vermişti. Sonunda bu dizinin, kafasında canlandırdığından tümüyle farklı olduğunu keşfetmiş; olağanüstü denemelerinden birinde Zola'nın roman dizisinin görkemli bir mitolojik ve kozmogonik soyağacı olduğunu yazmıştı.

    Demek, büyük bir yapıtı yetişkinlik çağında ilk kez okumak, olağanüstü bir keyif verir insana. Daha keyifli mi, yoksa daha az keyifli mi olduğunu söylemek olanaksız da olsa, insanın gençliğinde okumasından çok farklı bir keyiftir bu. Gençlikte, her deneyim gibi, okuma da bambaşka bir tat ve bambaşka anlamla donanır; olgunluk çağında okunan bir yapıtta ise daha birçok ayrıntı, düzey ve anlamın ayırdına varılır (ya da varılmalıdır). Dolayısıyla, klasikler konusunda, şöyle bir tanıma geçebiliriz:

    2. Klasikler, öyle kitaplardır ki, onları okumuş ve sevmiş olanlar için alabildiğine değerli bir deneyim oluştururlar; ama, en çok tadını çıkaracakları duruma geldiklerinde okuma fırsatını saklı tutanlar için de aynı ölçüde zengin bir deneyim olarak beklerler.

    Gençliğimizdeki okumalar, sabırsız olduğumuz, kafamızı toparlayamadığımız, nasıl okunacağını iyi bilmediğimiz ya da hayat deneyiminden yoksun bulunduğumuz için pek bir değer taşımasa da, örnekler, üstesinden gelme yolları, karşılaştırma olanakları, sınıflandırma tasarları, değer basamakları ve güzellik ölçütleri sağlayarak ilerideki deneyimlerimize biçim vermesi açısından (belki aynı zamanda) geliştirici de olabilir; gençken okuduğumuz kitapla ilgili pek az şey anımsasak ya da hiçbir şey anımsamasak bile, içimizde işleyeduran şeylerdir bütün bunlar. Aynı kitabı, olgunluk çağımızda yeniden okuduğumuz zaman, işte o zaman, nereden geldiklerini unutmuş olmamıza karşın artık iç düzeneklerimizin bir bölümünü oluşturan bu değişmez değerleri yeniden keşfederiz. Kendisi unutulabilse de, içimizde tohumunu bırakan yapıtın kendine özgü bir gücü vardır.

    Yeniden okumak

    3. Klasikler, hem imgelemimize unutulmaz bir biçimde yerleşerek, hem de belleğimizin kıvrımları arasına bireysel ya da ortaklaşa bilinçdışı kılığında gizlenerek, belirli bir etki yaratan kitaplardır.

    Bu nedenle, olgunluk dönemimizde, gençliğimizin en önemli kitaplarını yeniden keşfetmeye ayrılmış bir zaman olmalıdır. Kitaplar aynı kalmış olsalar da (ki, değişmiş bir tarihsel bakış açısının ışığında onlar da değişir), biz hiç kuşkusuz değişmişizdir; dolayısıyla da, bu yeniden okuma tümden yeni bir okuma olacaktır. Sonuçta, "okumak" fiilini mi, yoksa "yeniden okumak" fiilini mi kullandığımız, gerçekten de o kadar önemli değildir.

    4. Klasik, ilk okumada verdiği keşif duygusunu her yeniden okumada veren kitaptır.

    5. Klasik, ilk kez okuduğumuz zaman bile, daha önce okuduğumuz bir şeyi yeniden okuduğumuz duygusunu veren kitaptır.

    Yukarıdaki 4. Tanım, şu tanımın doğal bir sonucu olarak düşünülebilir:

    6. Klasik, okurlarına söyleyeceklerinin tümünü hiçbir zaman tüketmemiş olan kitaptır. Buna karşılık, 5. Tanım, aşağıdaki gibi daha incelikli bir tanımı akla düşürür:

    7. Klasikler, bize, bizden önceki okumaların izlerini taşıyarak ve içinden geçtikleri kültür ya da kültürlerde (ya da yalnızca diller ve alışkılarda) bıraktıkları izleri arkalarından sürükleyerek gelen kitaplardır.

    Klasik, şaşırtmalıdır

    Bütün bunlar, hem eski, hem de modern klasikler için geçerlidir. Odysseia'yı okuyorsam, Homeros'un metnini okuyor olmama karşın, Odysseus'un serüvenlerinin yüzyıllar içinde edindiği anlamları düşünmeden ve bütün bu anlamların gerçekten özgün metnin bağrından mı geldiğini, yoksa sonradan yapılmış eklemeler, çarpıtmalar ya da genişletmeler mi olduğunu merak etmeden edemem. Kafka okuyorsam, bir de bakarım, sürekli olarak nerdeyse her şeye yakıştırılıp durduğunu duyduğumuz
    "Kafka'vari" sıfatının yerindeliğini onaylıyorum ya da yadsıyorum. Turgenyev'in 'Babalar ve Oğullar'ını ya da Dostoyevski'nin Cinler'ini okuyorsam, bu kitaplardaki kişilerin ruhlarının, günümüze gelinceye değin nasıl bir bedenden bir başka bedene geçip durduğunu düşünmeden edemem.

    Bir klasiği okumak, onu daha önce kafamızda yer etmiş imgesiyle karşılaştırdığımızda, bizi şaşırtmalıdır da. İkincil kaynakçalar, açıklamalar ve yorumlardan elden geldiğince kaçınarak, metnin kendisinin ilk elden okunmasını hiçbir zaman yeterince salık veremememizin nedeni budur. Başka bir kitabı tartışan hiçbir kitabın, hiçbir zaman, tartışma konusu olan özgün kitabın kendisinden daha çok şey söyleyemeyeceğinin, okullarda ve üniversitelerde önemle vurgulanması gerekirken, öğrencilerin tam tersini düşünmeleri için her şey yapılmaktadır. Burada, değerlerin, alabildiğine yaygın bir biçimde tersyüz edilmesi söz konusudur; kitaba konulan giriş, dipnotlar ve açıklamalar ile kaynakça, metnin söyleyeceklerini ve metnin kendisinden daha çok şey bildiklerini öne süren aracılar olmadan konuşmasına izin verildiğinde ancak o metnin söyleyebileceklerini gizleyecek bir duman perdesi gibi kullanılmaktadır.
     

Sayfayı Paylaş